Başkent’te elektrik kesintisi

Başkent Elektrik Dağıtım A.Ş’den yapılan açıklamaya göre, 5 Martta, Mamak’ta 10.00-15.00 saatleri arasında Yeşilbayır Mahallesi 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 60, 61, 62, 63 ve 64. sokaklara elektrik verilmeyecek.KeçiÖren’de 09.00-14.00 saatleri arasında 23 Nisan Mahallesi Kaderli Sokak ve civarında kesinti yapılacak.

Etimesgut’ta ise 09.00-15.00 saatleri arasında Yeşilova Mahallesi, Ayaş Yolu Hosta Piknik, Ayaş Yolu Lukoil, Opet Benzin istasyonları, Boztaş Beton Santraline enerji verilmeyecek.

Bala’da 09.00-16.00 saatleri arasında Aşıkoğlu, Aydoğan, Ergin, Erginyayla, Küçük Davdanlı, Akkoyunlu (Büyük Davdanlı), Tol, Köseli Kerişli, Akarlar, Yaylaköy, Çavuşlu, Karahasanlı, Tohumlar, Evciler ve Kömürcü mahallelerine, Doğaneralçı, Aytaçalçı, Gipsalçı, Doğal Gübre Fabrikaları, belediye su depoları ve civarına elektrik verilmeyecek.

Elmadağ’da 09.00-16.00 saatleri arasında Süleymanlı Mahallesinde kesinti yapılacak. Kızılcahamam’da Çakmak Örencik Köyü, Çakmak Örencik Mevkii Turkcell, Vodafone ve Avea vericileri, Turnalı, AkçaÖren ve Kırkırca köylerine elektrik kesintisi gerçekleşecek.

Kazan’da 09.00-13.00 saatleri arasında Atatürk, Satıkadın ve Fatih mahallelerinin bir kısmında enerji kesintisi yapılacak.

tışı, Enerji Satışı

elektrik satışı
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, küçük esnafın elektrik tarifesinde indirim yapılması konusunda bir çalışmalarının bulunmadığını bildirdi.

Yıldız, Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Eckart Cuntz’u makamında kabul etti. Basına kapalı gerçekleşen toplantının ardından gazetecilere açıklama yapan Bakan Yıldız, Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff’un, 20-21 Ekim’de Türkiye’yi ziyaret edeceğini belirterek, bununla ilgili yapılacak programı görüştüklerini söyledi. Enerji sektöründe yeni yatırımcı fırsatlarını, Nabucco projesini, Türkiye’de enerji sektöründeki Alman yatırımcılarıyla ilgili konuları da ele aldıklarını anlatan Yıldız, görüşmenin verimli geçtiğini söyledi.

Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Eckart Cuntz da enerji sektörünün son yıllarda gittikçe geliştiğini, Türkiye’nin de enerji sektörüyle ilgili anahtar bir pozisyon üstlendiğini kaydetti.

Almanya Cumhurbaşkanı Wulff’un, Türkiye ziyaretinde enerji sektörünün üst düzey temsilcilerinin de bulunacağını ifade eden Cuntz, bunun da enerji sektörüne verdikleri önemi gösterdiğini belirtti. Cuntz, görüşmede, Denizli’de yapılacak yeni santral konusunu, Türkiye’de yapılacak doğalgaz depolama tesisi konusunu da ele aldıklarını kaydetti.

Bir gazetecinin esnafa ucuz elektrik enerjisi verilmesiyle ilgili sorusu üzerine Bakan Yıldız, bu konuda TESK Genel Başkanı Bendevi Palandöken’in talebi olduğunu, ancak böyle bir hazırlığın ve çalışmanın yapılmadığını söyledi. KİT ödeme dengeleri ve çapraz sübvansiyon konularından kaçınmaya çalıştıklarını ifade eden Yıldız, ‘Elektrik fiyatlarıyla alakalı düzenlemede, tarifenin oluşumunda, EPDK’nın da böyle bir hazırlığının olmadığını biliyorum. Biz, Şubat 2008 yılında aldığımız kararlar doğrultusunda işleme devam ediyoruz. Böyle bir hazırlığımız bulunmuyor’ dedi. elektrik satışı

Enerji

Konferansın ilk gününde Irak’taki gelişmeleri değerlendiren Irak Parlamentosu Petrol-Gaz Başkan Yardımcısı Abdul Hadi Al Hassani, Bağdat ve Kuzey Irak hükümetleri arasında imzalanan petrol ve gaz kontratlarının yasal durumuna vurgu yaparak bu iki hükümet arasında yaşanan uyuşmazlıkların çözülmesi gerektiğine dikkat çekti.

Irak Kabine Sözcüsü Tahsin El Shaikhli ise Irak’ta son dönemde yaşanan güvenlik konusuna değindi. Shaikhli, Irak’ın ticaret hacminin gelişmesi için petrol gelirlerinin çok önemli bir unsur olduğunu belirtti ancak başta El Kaide olmak üzere güvenliği tehdit eden unsurların da görmezden gelinemeyeceğini söyledi.

Toplantıda ayrıca Irak’ın boru hattı ihracat rotasıyla ilgili seçenekler de tartışıldı. Uzmanlar, Irak’ın mevcut üretimi dışında planlanan üretime ulaşılması için neler yapılması gerektiğini belirttiler; bunlar mevcut boru hatlarının geliştirilmesi ve yeni boru hatlarına duyulan ihtiyaç olarak belirlendi.

2009 yılı itibariyle toplam ihracatı 41 milyar civarında olan Irak’ın sadece petrolden elde ettiği gelirin 40 milyar dolara ulaştığını belirten yetkililer, yüzde 98’e yaklaşan petrol ihracat gelirlerinin yatırımcılar için bir fırsat olacağını; ama petrol sahalarına yatırım yapılmaz ve boru hatlarının modernizasyonu tamamlanmazsa bunun soruna da dönüşebileceğini ifade etti.

Irak günlük petrol üretimini 2,5 milyon varilden 12 milyon varile yükseltebilecek mi?

Toplantıda öne çıkan diğer bir başlık da, Irak’ın günlük petrol üretimini 2,5 milyon varilden 12 milyon varile yükseltmesi halinde karşılaşılacak senaryolar oldu. Tarafların, 12 milyon varilin Irak’ın çıkarına olup olmayacağını tartıştıkları toplantıda konuşan Irak Kalkınma Danışmanı Ahmet Moussa Jiyad petrol üretiminde yaşanan sorunlara değinerek, şu ana kadar yapılan petrol sahalarının ihale ve devirleri için uluslararası petrol şirketleri ile yapılan kontratlardaki eksiklik ve sıkıntılara dikkat çekti. Kontratlar için verilen 25 yıllık sürenin çok fazla olduğunu söyleyen Jiyad, kontrat sürelerinin bitmeden üretimde düşüş yaşanabileceğini kaydetti. Jiyad, 14 petrol sahasında yapılan kontratlarının tümünde üretim periyodunun ortalama 7-13 yıl arasında yer alacağını belirterek, kontratların uzun ömürlü olmasının verim getirmeyeceğini anlattı.

Öte yandan, Irak hükümetinin verdiği PPT (plato üretim hedefleri) ile uluslar arası petrol şirketlerinin verdiği hedefler karşılaştırıldığında talebi karşılama konusunda sıkıntı doğacağını söyleyen uzmanlar, üretim kapasitelerinin fazlaca abartıldığını, bu alanda da uzlaşma sağlanması gerektiğini belirtt

elektrik toptan satış şirketleri

Osmanlı’da Bir İngiliz Kızı

Eminonuden canli bir tasvir
Eminönü

İster hatıra, ister günlük, ister anı; adına ne dersek diyelim, satırlara aktarılan yaşanmışlıklar her zaman insanoğlunun ilgisini çekmiştir. Çünkü o kağıtlarda mevcut olanlar, yalnızca kurumuş mürekkepten ibaret değildir. Oralarda nice sevinçler, nice hüzünler, nice arayışlar ve nice beklentiler yer almaktadır. Bunun gibi; hatıra okumak, yazarın hayal dünyasına girmek ve sadırdan satıra aksedenleri seyretmektir. Ayrıca yazanın da bunların bir zaman okunabileceği ihtimalini düşünmesi, hiç şüphesiz ona da ayrı bir heyecan verir. Nitekim son dönemde yayınlanan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hatıralarında –her ne kadar okuyucularında bir hayal kırıklığı yaşatsa da-  yer alan şu tespit, satırların sahibinin ruh halini dillendirir: “Bu defteri seviyorum. Benden sonra okunacağını düşünüyorum. Hoşuma gidiyor…”

Bir önceki yazımızda Sultan II. Abdülhamid dönemi Türkiye’sinde yaklaşık 26 yılını İstanbul’da geçirmiş olan İngiliz büyükelçisinin kızı Dorina L. Neave’in kaleme aldığı hatıralarından sadece padişah hakkında olan kısımları sizlere sunmuştuk. Bu sefer de satır aralarında yakaladığımız, sosyal hayata dair bazı anekdotları paylaşalım…

Dolmabahce Sarayinin Uzaktan Gorunusu
Dolmabahçe Sarayının Uzaktan Görünüşü

Neave, her ne kadar İstanbul’da doğmuş ise de, en nihayetinde dönemin şartları göz önünde bulundurulduğunda onun İngiliz ahlakı ile yetiştiği bir vâkıadır. Bunun yanında hatıralarını İngilizce yazmış olmasına rağmen, yaşadığı çevre dolayısı ile Türkçe’yi de bilmekte ve rahat bir şekilde konuşabilmektedir.  Türk ailelerinden çok sayıda arkadaşı olmuştur ve hatta bir arkadaşının düğününe bile katılmıştır. Davet edildiği her vakitte, Türk kadınlarının evlerine gitmiş ve bazen yaşadıklarını da hatıralarına eklemiştir.

Bir Türk hanımı, misafirlerini çok kibar bir şekilde karşılardı. Her misafir kapıda “Buyrun”larla karşılanır, ev sahibesi eliyle yere, dudaklarına ve alnına dokunarak selam verirdi. El sıkmak, yabancıları karşılamak dışında benimsenmemişti. Misafir oturunca, konuşma başlamadan önce bir kez daha selamlaşırdık.

Türk evinde kendisine ikram edilenler de bugün olarak baktığımızda biraz enteresandır. Portakal ve gül reçellerinin yanında sigara da ikram olunması, buna rağmen misafirin sigara içip içmemesine mukabil, ev sahibinin düşünceleri de oldukça ilgi çekicidir:

Bayezid Meydani
Bayezid Meydanı

Türk kadınlarında dikkat ettiği bir hususiyet ise onların elleriydi. Yazara göre manikür sahasında Türk kadınlarından daha ileri bir millet yoktu. Onların ellerine olan hayranlığına yine hatıralarında yer verir

Türk kadınlarınınkiler kadar güzel ve manikürlü elleri başka hiçbir yerde görmedim. Bu sanatta gerçek bir başarıya ulaşmışlardı. Tüm manikürlerini, kendileri yapıyorlardı. Yalnız halk tabakasından kadınlar, bizim ülkemizin yüksek tabakasından kadınların, son yıllarda moda olan kırmızı tırnaklarıyla, Şarklıları dehşete düşürmeleri gibi, kiremit rengi kına ile tırnaklarını boyamaktaydılar.

Bir Osmanli Gelinligi
Bir Osmanlı Gelinliği

Türk erkeklerini de tasvir ederken şunları söyler:Türk dostlarım arasında çok hoş ve zeki birçok arkadaşımız vardı. Türkleri yakından tanımak zevkine varan herkes gibi, ben de onlara karşı engin bir sevgi beslerdim. Gerçek “Türk Efendisi” her yönüyle güvenilecek tam bir insan, sürdürmek zorunda oldukları fakir hayat dikkate alınırsa, çok değer kazanan güçlü kişilikleri, cana yakın tavırları ile ağırbaşlıydılar.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere Dorina L. Neave, bir arkadaşının düğününe davet edilmiştir. Bu tip düğünlerde her ne kadar yabancı bir kişi olması hoş karşılanmasa da söz konusu durum yazar tarafından belirtildikten sonra, ilerleyen dakikalarda konuklar tarafından bu çekingenliğin aralarında geçen kadınsı bir irtibat ile yakınlığa dönüştüğü fark edilir. Bu sefer yazımızı, Dorina Neave’in davet olunduğu düğündeki edindiği izlenimler ile sonlandıralım:

Türk düğünlerine katılmak için, büyük bir arzum vardı. Bu yüzden yakın kız arkadaşlarımdan biri, beni özel misafiri olarak düğününe davet edince, çok sevinmiştim. Umumiyetle üç gün süren eğlenceler boyunca gelinin evi, halka açıldığı halde, bu düğünlere katılmak kolay değildir. Seyirciliği hiç de iyi karşılanmayan Avrupalı’ya düğünlerde duracak yer bile ayrılmazdı. Ama hususiyetle gelin ile damadı uzun yıllar tanımış olmam ve yakın arkadaşları bulunmamdan ötürü, düğünlerinde yadırganmadım. İkisi de birbirlerini çocukluktan beri tanıyorlardı. Bu sebeple bütün âdetlere uyulduğu halde, yine de olağan bir Türk düğününden farklı bir merasime şahit oluyorduk.

Eski istanbul
Eski istanbul

Düğün günü saat dokuzda evlerine gittiğimde, gelinin evi, arkadaşları ve akrabalarıyla çoktan tıklım tıklım doluydu. Binbir güçlükle, kapısı ürkütücü görünüşlü bir haremağası tarafından korunan hareme girdim ve oradan gelin için ayrılmış kadınların bulunduğu salona geçtim. Birkaç arkadaşımın da yanıma gelmesiyle, kendimi daha rahat hissettim. Tanımadığım bazı hanımlar elbiselerimizin kumaşlarını elleyip, fiyat tahmini yapmaktan büyük zevk duyuyor olmalıydılar. Onların bu merakını, aynı merakla karşılamamızdan cesaret alarak, saçımın boyalı olup olmadığını, bir kız arkadaşımın allık kullanıp kullanmadığımı anlamak maksadıyla her tarafımızı yoklarlarken, biz gülümseyerek onları bekliyorduk. Öğrenmek istedikleri hususu, saçımın boyasız olduğunu ve kız arkadaşımın allık kullanmadığını açıklığa kavuşturunca, memnun olup “Maşallah” mırıltılarıyla beğendiklerini belirttiler ve daha dostça davranmaya başladılar.

O esnada kalabalık birdenbire dalgalanmaya başladı. Herkes kalabalığın arasında geçmeye çalışan damadı görebilecekleri ön salona doğru koşuştu. Bazı kadınlar aralarında başı açık olduklarından, mendilleriyle başlarını örttüler. Annelerinin önünde birkaç dakika beraber kalacakları için, kapı açılıp da damat içeri girerken biz de sevimli gelini gördük. Sonra damat gelini dışarı çıkardı. Eşikte dururlarken, yeşil süvari üniforması giymiş yakışıklı genç adamla, yanı başındaki taze güzelliği içinde, misafirlere gülümseyen gelinin büyüleyici tablosunu, imrenerek seyrediyorduk…

Devamı için tıklayınız: tarih

Tarihimizin En Muhteşem Mimarı; Sinan

Mimar Sinan, 29 mayıs 1490 günü Kayseri merkez kazasına bağlı Kesi nahiyesinin Ağırnas köyünde doğdu. O gün, İstanbul’Fethi’nin 37. yıldönümüne rastlıyordu. Sinan, orduya girdi ve istihkâm subayı olarak yavaş, fakat muntazam bir şekilde yükseldi. II. Bâyezîd’in ölümünde 22, Yavuz Sultan Selim’in ölümünde 30 yaşındaydı.

Yavuz’un İran ve Mısır seferlerine katıldı. Kanûnî’nin Belgrad, Rodos, Mohaç, Viyana, Bağdad seferlerine de iştirak etti. Vezîr-i âzam Dâmâd Lutfî Paşa’nın dikkatini çekerek padişaha tanıtıldı, Istidatları seçip yükseltmekte büyük bir sezgisi olan Kanunî Sultân Süleyman, yaşı 40′ı geçmiş bu istihkâm subayının mimarlık ve mühendislik bilgisine, san’at zevkine, köprü kurmaktaki maharetine hayran oldu. Sinan’ı ordudan aldı; hassa sermimârı yani bugünki anlayışımıza göre bayındırlık bakanı yaptı.

Büyük dehâsının yanında tükenmek bilmez bir enerjiye de sahip olan Sinan, biribirinden güzel eserlerden sonra Şehzade Camii’ni inşa edince ünü, imparatorluk sınırları dışına çıktı. Pek uzun bir ömrün bütün nimetlerinden faydalanan Sinan, görülmemiş bir çalışkanlıkla Türk imparatorluğunu eserleriyle donatıyordu. Hassa sermimarlığı makamını Kanûnî’den sonra II. Selim ve III. Murâd devirlerinde de, ölünceye kadar devam ettirdi. Her yeni hükümdardan en büyük iltifatları gördü.

Devrinin Türk Cihan devletinin bütün kaynakları emrindeydi. Eserlerinde istediği malzemeyi harcayabildiği gibi, en büyük hattatları, nakkaşları, oymacıları, çinicileri, camcıları da kullanabiliyordu. Süleymaniye Küllliyesi, ardından Edirne Selimiyesi’ni inşa ederek sanatının zirvesine yükseldi.

9 nisan 1588 günü İstanbul’da öldü. 97 yaşını 10 ay ve 11 gün geçiyordu. Süleymaniye Camii’nin yanındaki zarif türbesine gömüldü. 2 defa evlenmiş, çocuğu olmamıştı. Çok cömertti; onun için ölümünde borçları, bıraktığı mirası geçmişti. 5 kuşaktan 5 padişah görmüş, yalnız Osmanlılar’ın değil, bütün Türk tarihinin en iyi, en parlak, en muhteşem, en zengin, en büyük yüzyılında yaşamıştı.

Teknik Çizim

Anadolu, İran, Mısır, Mezopotamya, Suriye, Arabistan, Kırım, Macaristan, Orta Avrupa ve Balkanlar’ı uzun yıllar gezip dolaşmış, çeşitli medeniyetlere ait binlerce eseri görüp incelemişti.

Mimar Sinan’ın bilinen tek minyatürü. Solda elinde çekül tutan; Sinan

Onun için sanat ufku, yalnız İtalya’yı gören büyük Rönesans mimarlarından daha geniş ve daha açık oldu. Eski medeniyetlerin ortaya koyduğu mimarlık şaheserlerinin çoğunu gören Sinan, bunlardan ilham almakla beraber, Anadolu Selçuklu mimarisinin yolunu takip etti. Büyük Selçuklular’ın Orta Asya’dan getirip Anadolu’da geliştirdikleri bu sanat, Sinan’dan önceki Osmanlı mimarları tarafından şekillendirilmiş, yumuşatılmış, âhenkleştirilmiş ve olgunlaştırılmıştı.

Sinan, bu sanatı zirvesine çıkardı ve ondan sonra hiçbir mimar, bu zirveyi aşamadı. Bursa, Edirne ve İstanbul’u süsleyen eserlerin üslûbunu izleyen Sinan, bu üslûba erişilmez bir ahenk ve güzellik kazandırdı.

Batı tarihçilerinden bazıları Sinan’ı Mikelanj’la beraber en büyük mimar olarak vasıflandırmalardır. Eserlerinin sayısı ve kalitesi, bu görüşü doğrulamaktadır. Bıraktığı eserler, insanı şaşırtacak derecededir; şöyle: 81 cami, 51 mescid, 81 medrese (yani yüksek veya orta dereceli okul) 19 türbe, 17 imaret, 3 hastahane, 7 su kemeri ve su bendi (yani baraj), 8 köprü, 18 kervansaray, 33 saray, 32 hamam ve 6 mahzen. Bunların toplamı 365′dir.

Sinan’ın mütevazi mezarı

Köprülerin içinde bugün Yugoslavya’da kalan Hersek Köprüsü, hamamların içinde Ayasofya Hamamı gibi insanı heyecanlandıracak derecede azametli âbideler vardır. Bu eserlerin bugün çoğu ayaktadır. Sinan’ın eserleri yalnız bugünki Türkiye sınırları içinde kalmamaktadır; birçok yapısı Yugoslavya, Macaristan, Yunanistan, Rusya, Bulgaristan, Kıbrıs, İran, Irak, Suriye gibi ülkelerdedir. Ancak eserlerinin yarısından fazlası İstanbul’da bulunmaktadır. Ayasofya’yı yeniden inşa edercesine onaran ve ayakta durmasını sağlayan da odur.

Sinan’ın yetiştirdiği mimarlar da sonradan hocaları derecesinde dehâya, o kadar geniş kaynaklara ve pek az insana nasîb olan 98 yıllık bir ömre malik olmamakla beraber, imparatorluğu çok değerli eserler, Sultanahmed gibi şaheserlerle süslemekte devam etmişlerdir.

Hindistan’da Türk imparatoru Timuroğlu Şâh-ı Cihan nâmına Agra şehrinde inşa edilen meşhur Tâc-Mahall’i ve daha birçok âbideyi, İstanbul’dan giden Sinan’ın öğrencileri yapmışlardır.

Devamı için tıklayınız: tarih

Korsan

Korsan, Deniz taşıtlarına saldıran, yağmalayan haydut. Korsanlar bir milleti ya da orduyu temsil etmezler ve çoğunlukla amaçları ganimet ele geçirmektir.

Korsanlar günümüzde de faal olup, her yıl 13-16 milyar dolar kayıba neden olmaktadırlar. Günümüzde korsanlık daha çok Pasifik ve Hint Okyanuslarında yaygındır.
Konu başlıkları
[gizle]

* 1 Kökenbilim
* 2 Osmanlı Devletinde korsan sınıfı ve görevleri
* 3 Kaynakça
o 3.1 Dipnotlar

Kökenbilim [değiştir]

Bu günkü Türkçede korsan kelimesi denizde gemi, adam ve mal gaspını, yağmalamayı içeren deniz “ haydutluğu”’nu ifade etmektedir. Fakat Latincedeki “ cursus “ kelimesinden türeyen ve Türkçe’deki korsan kelimesine kaynaklık eden “ corsair” sözcüğünün anlamı, deniz haydutluğunun aksi olarak resmi otorite tarafından verilen bir deniz görevidir.[1] İzinli korsanlık olarak ifade edeceğimiz bu görevi İngilizce’ de kullanılan “privateering “ kelimesi karşılamaktadır.[2]

Deniz haydutluğunu ifade için ise batı dillerinde “ piracy” , “ pirate “ kelimeleri kullanılmıştır.[3]Bu doğrultuda bir iktidarın bilgi ve gözetimi dâhilinde yapılan izinli korsanlık ile herhangi bir yasal dayanağı olmaksızın yapılan deniz haydutluğu aslında birbirinden farklı iki olgu olarak gerçekleşmektedir.
Osmanlı Devletinde korsan sınıfı ve görevleri [değiştir]

Osmanlı devletinde ise korsanlar deniz komando sınıfı idi. En büyük üsleri Cezayir idi. Hemen bütün büyük Türk amiralleri bu sınıftan yetişmişlerdir. Zira levendlerin (Bahriyeli) en gözü pek, zeki ve bilgili kısmı bu sınıfa geçiyordu. Ekserisi bir kaç Avrupa dili konuşurdu.[4] En büyük korsan amirali Turgut Paşa’dır. Barbaros kardeşler de korsanlıktan yetişmekle beraber, onlar daha çok devlet kurucu fatihlerdir.[5][6][7] Korsan filolarının hedefi düşmanlarının deniz gücünü vurmak, düşman sahillerini tahrip etmekti. Bu fiil Fransızcadaki “corsaire” kelimesi ile ifade edilir.

Devlet hizmeti ile ilgili olmayan deniz eşkıyasına ( Fr. Pirate) son asır Türkçesinde korsan denmiştir fakat asıl Osmanlı terminolojisinde bu manada ” derya haramisi, deniz haydudu, deniz haramisi, deniz şakıysi ” kullanılmıştır ki bunlar hırsız katillerdir. Türklerde Korsan ise korsan devlet bahriyesinin bir sınıfı idi. Eski Osmanlı metinlerinde en büyük amiraller “yarar korsandır, büyük korsandır, mahir korsandır” gibi tabirlerle övülür. Korsanlıktan yetişmemiş bir denizci tam bir denizci sayılmaz.[8]Korsan karadaki Akıncının denizdeki mukabilidir. Türkiye imparatorluğunun kuruluşunda Korsan sınıfı, Akıncı sınıfı derecesinde çok büyük hizmetler görmüş, büyük fetihler yapmış, büyük muharebeler kazanmış, devletin denizdeki düşmanlarının belini büken onları aciz bırakan kuvvetlerden olmuştur.[9]

Korsan sınıfı karadaki Akıncı gibi bahriyenin en seçkin , en imtiyazlı en vuruşkan en fedai sınıfıdır. Bu günün deniz komandosu denilebilir. Denizde en tehlikeli misyonları yüklenir ve hayatı pahasına başarır. En büyük görevi budur. Devletin sulh halinde bulunmadığı devletlerin gemilerini açık denizlere bırakmaz zapt eder, batırır, zarar verir, hiç olmazsa korkutur.[10]

İmparatorluk Türkiyesinin devamlı savaş halinde bulunduğu İspanyaya ait İspanya ve İtalya kıyılarında limanları basar gemileri zapt eder, limanları bombardıman eder, sahilden hayli mesafede şehirlere kadar girip düşmanın maneviyatını altüst eder, ekonomik gücünü kırar.[11]

XVI. asırda Turgut Reis (Turgutça bey, Turgut paşa ) yarım asır korsan ocağının başında bulunmuş bu sınıfın fonksiyonunu şahikasına çıkarmıştır.[12]

Korsanlar ; Türk ticaret gemilerini ve yollarını himaye eder , emir alınca Donanmay-ı hümayun’a katılıp sefere çıkar ve açık deniz muharebelerine katılırlar. Devletin sulh halinde bulunduğu padişahça aman verilmiş Hristiyan devletlere ve hiçbir şekilde Müslüman devletlere ait gemilere dokunamazlardı. Devletin harp halinde olmadığı devletin bayrağına saldıran korsan gemisi reisinin derhal başı vurulurdu.[9][13][14]

Türk korsan sınıfının gerçek kurucusu onu cihanşumul bir kuvvet haline getiren şahsiyet II. Bayezid’in 3. oğlu ve Yavuz Sultan Selim’in ağabeyi Şehzade Korkuttur. Bu iş için çok dikkatli bir siyaset takip etmiş ve çok büyük paralar harcamıştır. Bu suretle Barbaros kardeşleri himaye etmiştir ki en büyükleri Oruç Reistir. Ondan sonra kardeşi Hızır Reis (Barbaros Hayreddin Paşa) ve onun İstanbul’a çağrılması üzerine de Turgut Reis korsan ocağının başına geçmişlerdir.[15]

Ocağın merkezi İstanbul değildir. Batı devletleri suları ile karşı karşıya ve ispanya sahilleri ile yüz yüze olan Cezayir şehridir. Turgut zamanında orta Tunus ( Benzert = Bizerte ) başlıca korsan üsleridir.Bu yerlere Cezayir beylerbeyliği nin bir çok limanını da eklemek mümkündür. (Becaye = Bougie, Unnâbe = Bône , Cicelli , Şerşel vs. )

Hristiyan devletlerinde böyle korsanları vardır. En dehşetlileri; gayeleri kuruluşları ve hayatiyetleri için tek maksat olarak Türk gemilerini hedef almış olan Saint Jean (Hazreti Yahya ) şövalye tarikatıdır. 1523 ‘te Kanuni tarafından Rodosun zaptı ile buradan kovulan bu tarikat birkaç yıl sonra Charles Quint tarafından Malta’ya yerleştirilmiştir.[16]Papa’nın himayesinde fakat müstakil bir askeri tarikattır. Onlarda öğretisinde Türk korsanları gibi ölmeden silah teslim etmemek vardır. Silahlarını ancak cesetlerinden almanın mümkün olduğu rivayet edilir. Hollanda, Portekiz, İngiltere gibi denizci devletlerinde Türk korsanları ile mukayese edilemeyen korsan teşkilatları vardır.Ancak Akdenizde Türk korsanları ile rekabet edebilen tek güç Saint Jean şövalyeleridir(Rodos Şovalyeleri).[17] İngiliz, Fransız , Hollanda korsanları daha çok Karayip Denizi’nde İspanya gemilerini hedef almıştır.

En büyük Türk korsanları olarak Oruç Reis, Hızır Reis, Turgut Reis, Burak Reis, Murat Reis, Küçük Murat Reis, Koca Murat Reis, Karamürsel Bey, Piri Reis, Salih Reis, Seydi Ali Reis, Kemal Reis, Mezomorto Hüseyin Paşa, Cezayirli Hasan Paşa sayılabilir.
Kaynakça

Devamı için tıklayınız: tarih

Muhteşem Süleyman’ın Estargon Seferi

Kanunî Sultân Süleyman Hân’ın onuncu seferi, Osmanlı tarihlerinde “Estergon Sefer-i Hümâyûnu” diye anılır. Bu sefer, Macaristan’da Estergon ve İstolni – Belgrad kalelerinin fethi kadar, Türk ordusunun gösterdiği ihtişamla da meşhurdur. 23 nisan 1543′te Orduy-ı Hümâyûn, Macaristan’a gitmek üzere Edirne’den ayrılırken yapılan geçit resmi ve tören, tarihe, Türk debdebe ve gösterişinin parlak bir örneği olarak geçmiştir.

En önde, ordunun su taşıyan saka sınıfına mensup bölükleri ilerliyordu. Bunların ardından, padişaha mahsus hazineyi, parayı ve eşyayı taşıyan 2.100 katır geliyordu. Bu hayvanlar, 300′erden 7 bölük teşkil edecek şekilde düzenlenmişti. Sonra 900 kişilik bir atlı hassa taburu bunları takip ediyordu. Bu tabur 100 diziden kurulmuştu ve her dizide 9 atlı vardı. Ordunun bir kısım yiyecek ve cephanesini taşıyan 5.400 deve, her dizide 6 hayvan bulunmak üzere 900 sıra halindeydi. Bu hecinsüvar levazım tugayım 1.000 kişilik cebeci taburu, 500 kişilik lâğımcı (istihkâm) taburu, 400 kişilik arabacı (nakliye) taburu takip ediyordu.

Her birliğin başında, tören üniformalarını giymiş subaylar yer alıyordu. Daha sonra, ordunun ruhu ve esası olan tımarlı sipahi tümenleri geliyordu. Bunlar, Anadolu tımarlıları idi. Rumeli tımarlıları, Sofya’da katılmak üzere bu şehirde toplanmışlardı. Tımarlıların ardından, bütün maiyet halkı ile muhteşem bir kalabalık teşkil eden nişancı (devlet bakanı), başdefterdâr (maliye bakanı), Rumeli ve Anadolu kazaskerleri, nihayet 4 vezir at sürüyordu. Her vezirin önünde tuğlarını taşıyan 3 tuğcu, beylerbeyilerin önünde 2 tuğcu, sancak beylerinin önünde ise 1 tuğcu görünüyordu. Bu generallerin hemen arkasında, kalabalık bir kurmay subaylar, yaverler ve emir subayları yer alıyordu. Bunlardan sonra padişahın şahsına bağlı saray birlikleri geliyordu. Hükümdarın şahsî hizmetkârları, sonra “çavuş” ve “kapıcıbaşı” denen ve sayıları 300′ü bulan hassa yaver ve emir subayları ilerliyordu. Bunlar, göz kamaştırıcı üniformalar giymişlerdi; elbiseleri en usta terziler elinden çıkmış ve en değerli kumaşlardan dikilmişti.

12.000 kişilik tam kadrolu Türk ağır piyade tümenini teşkil eden Yeniçeriler, ortalar (taburlar) hâlinde yürüyorlardı. Bazı Yeniçeri birlikleri tüfekli, bazıları sadece kılıç, ok ve yaylı idi. Yeniçerileri 7 sırmalı sancak ve 7 tuğ taşıyan 14 sancakdar ve tuğcu izliyor ve hükümdarın şahsına mahsus olan bu “7″ sayısı, padişahın yaklaşmakta olduğunu haber veriyordu.

200 kişilik mehter takımı, mehterbaşının başkanlığında, yeri ve göğü inleten havalar çalarak, korkunç denecek derecede muhteşem ve muntazam adımlarla ilerliyordu. Mehterlerin sazları, altın zencirlerle boyunlarına asılmıştı. Daha sonra 400 kişiden ibaret “solak” denen başka bir hassa taburu yer alıyordu. Solakların kılık kıyafeti, bahar güneşi altında pırıl pırıl yanıyordu. Başlarında tavus tüyünden sorguçlar vardı. Yalnız böyle bir birliği geçirmek, o devirde, ancak büyük bir imparatorluğun harcıydı. Ardlarından gelen 150 hassa yaveri ve protokol subayının üniformaları ise mücevhere boğulmuştu. Elbiselerinin düğmeleri elmastandı. Geçtikleri yere, gözleri, kör eden bir ışık deryası yayılıyordu. Bunların başında “çavuşbaşı” denen mâbeyn-i hümâyûn mareşali vardı. Daha sonra, 70 kişiden ibaret “peyk” denen bir hassa takımı geliyordu.

Bunlar, 35′i sağda, 35′i solda olmak üzere yürüyor ve aralarında “Cihan Padişahı” Kanunî Sultân Süleyman Hân at sürüyordu. Bilhassa yabancılar padişahın mücevherler içinde geçeceğini sanırlarken ilk defa olarak hayal kırıklığına uğruyorlardı. Çünkü hükümdar, sade bir elbise giymişti. Bütün ihtişamı, görülmemiş güzellikteki atındaydı. Bu at, akıl almaz büyüklükte inci, pırlanta ve zümrütler kakılmış koşumlar taşıyordu. 48 yaşına gelen ve 46 yıllık saltanatının 23. yılında bulunan Kanûnî’nin yüz ifadesi çatık çehreli denecek kadar ciddî ve ve-karlı idi. Hafifçe önüne bakıyor, buna rağmen, bütün ordusuna hâkim bir başkumandan olduğu hemen anlaşılıyordu.

Daha sonra topçu, “azab” denen hafif piyade alayları geçiyordu. Ordunun diğer birlikleri, bitmek tükenmek bilmez diziler hâlinde yürüyüşlerine devam ediyorlardı. O zaman dünyanın en büyük şehirlerinden biri olan Edirne’nin halkı, biri-birleri üzerine yığılmış azametli bir kitle hâlinde, fakat dikkat çekici bir sessizlik içinde, ordularını seyrediyorlardı. Yalnız gözlerinden bu manzara ile öğündükleri anlaşılıyordu. Alkış ve gösteri yoktu. Atların nal sesleri bile hafifçe duyuluyordu. İşitilen tek şey, Mehterhâne-i Hâkaanî’nin ceng havaları idi. Ordunun geçişini izlemek için İstanbul’dan gelmiş olan yabancı diplomat ve tacirleri en çok şaşırtan, bu mutlak sessizlikti. Avrupa ordularının kulakları sağır eden gürültülerine alışan yabancılar, Türk ordusunun ve milletinin sükûneti karşısında, başka bir âleme geçmiş gibi oluyorlardı.

Devamı için tıklayınız: tarih

Dünden Bugüne – Ekrem Buğra Ekinci 16 Şubat 2010

ekrem buğra ekinci

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci 16 Şubat 2010 Dünden Bugüne Tarih Programı

Devamı için tıklayın: ekrem buğra ekinci

Hanedan’ın Mücevherleri

İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden Sayın Doç. Arzu Terzi’nin bir kitabı çıktı. “Saray Mücevher İktidar” Osmanlı saray mücevherlerinin gizemli serüvenlerinin anlatıldığı kitap mâzide kalmış enteresan olaylara kapı açıyor.  Bizde bu kitaptan genel bir yazı derledik.  İlgilenenler kitabı alıp(1) tamamını inceleyebilirler.

İnsanlık tarihi boyunca mücevherler daima gücün ve asaletin sembolü olmuşlar, insanlar da bu cevhere sahip olabilmek adına tarih boyunca türlü mücadeleler sergilemişlerdir. İşte bu mücadelelerden birinin Osmanlı sarayında meydana geldiğini müşahede etmekteyiz.

XVII. asırdan itibaren içte meydana gelen ayaklanmalar, kaybedilen savaşlar devletin kazanım hanelerine yazılmamış, bilakis devleti mâlî, siyâsî, idârî bakımdan sıkıntılara sokmuştur. İyi mahsul alınamayan seneler ve artık sanayileşen Avrupa karşısında devlet bunalım geçirmeye başlamıştır. Tanzimat asrında devlet ilk defa dış borçlanmaya gitmiş, akabinde borçlanmalar artmış ve artık ödenemez duruma gelmiştir. Bu kısa panorama devlet hazinesinin durumu hakkında bize umumi bir izahat vermektedir.

İç ve dış borçlar böyle bir durumdayken iktidarda olanların elinde sıcak para yekûnunun olması beklenemez. O takdirde paranın yerini, gücün sembolleri arasında yer alan ve dönemin tahvilleri ve hisse senetlerinden çok daha kıymetli olan mücevherler alacaktır. Mücevher Osmanlı’da geniş bir anlama sahiptir. Mücevher Osmanlı’da saray hanımlarının taktıkları taç, gerdanlık, inci, tepelik, broş, bilezik, kemer tokası gibi takılardan başka; el aynası, yelpâze, mühür kesesi, yazı takımları, yemek takımları, sineklik, çok değerli taşlarla süslenmiş fincan zarflarına kadar uzayan bir silsileyi ifade eder.

Mücevherlerin serüveni Abdülmecid’in vefâtı ve Abdülaziz’in cülusu ile veliahd ilan edilen Murad Efendi’nin aşırı borçlanması ile başlar. Malum olduğu üzere hanedan üyelerine Hazine-i Hassa’dan bir tahsisat bağlanır ve maaşları buradan ödenirdi. Devletin mali durumunun müsbet olmaması neticesinde bu maaşlar zamanında ödenememekteydi.

Bu durum hanedan üyelerini borçlanmaya sevk etmiştir. Murat Efendi başta olmak üzere hanedan üyesi birçok kişi Galata bankerlerinden borç para almışlardır. Bu bankerlerin başında Hristaki Zografos namında Osmanlı tebaası bir Rum vardır. Hristaki Efendi Murat Efendi’nin ve validesi Şevki-Efsâr hanımın hususi sarrafıdır.

Sarraf (Tefeci) Hristaki Zografos

Bu vesileyle Murad’ın borçlarının birçoğu Hristaki’yedir. Hristaki de müstakbel sultana borç vererek geleceğe yatırım yapmıştır. Veliahd Murad’ın borçlarının yekûnu 211.350 liradır. Murad Efendi’nin aylık gelirinin yaklaşık 1.190 Osmanlı lirası olduğu düşünüldüğünde aradaki uçurum hemen fark edilmektedir. Bu maaş, zamanı içinde de azımsanacak bir rakam değildir ve normal şartlarda şehzade Murad’a kâfi gelecek bir maaştır. Yani hazine maaşları zamanında ödemiş olsa dahi Murad Efendi borçlanacaktır.

Sultan Abdülaziz hal’ edilip Topkapı Sarayı’na götürülürken Saray’da tam bir mücevher yağması meydana gelmiştir. 1622’de Osmanlı Sarayı’ndaki İngiliz Büyükelçisi Sir Thomas Roe, Osmanlı tarihinde ilk kez halkın padişahı tahttan indirmesi olayını anlatırken, asilerin yeni sultana kılıç kuşandırmak için saraya girmeden önce “kendi evleri ve namusları olarak gördükleri saltanat makamını yağmalamamak üzere hep birlikte and içtiklerini” söylemektedir. Ancak elçinin naklettiği hassasiyetin bu dönemde maalesef kaybedildiğini görmekteyiz. Ne hazindir ki Sultan Abdülaziz saraydan çıkarılırken önce askerler tarafından saray yağma edilmiş, ancak bu durum darbe paşalarınca hemen örtbas edilmiştir. Ardındansa asıl acı olan Sultan Murad’ın annesi ve Murad’ın tahta çıkışıyla Mabeyn Müşiri olan Damat Nuri Paşa tarafından hanedana ait mücevher ve değerli eşyaların talan edilmesidir.

Osmanlı Arması Kompozisyonlu Broş

Yapılan ihtilal esnasında Abdülaziz’in mal varlığı dışında padişahın annesi, eşleri ve bütün harem halkının mücevherleri ve kıymetli eşyalarına el konulmuştur. Bu kıymetli eşya ve mücevherat Abdülaziz’in hareminin kişisel mallarıdır yani saltanat makamına ait mallar değildir. Abdülaziz’in hal edilmesinden sonra annesi, hanımları ve bir kısım bendegânıyla birlikte Topkapı Sarayı’na götürülürken yanlarına para, mücevher ve değerli eşyalarını almalarına izin verilmemişti. Abdülaziz Topkapı Sarayı’ndan Feriye Sarayı’na götürülürken de harem halkının, gayet alçaltıcı bir şekilde teker teker üst baş aramasıyla kontrolden geçirildiği söylenir.

Nitekim Ortaköy’e nakledildikleri gün annesiyle diğer aile efradının ve cariyelerinin üzerlerinde kalan mücevherlerle altın ve gümüş eşyalar çekilip alınmıştır. Hatta bu sırada Abdülaziz’in üçüncü hanımı rütbesinde bulunan Meşveret Kadınefendi subayların hakaretine uğramış, mücevher sakladığı düşünülerek örtündüğü şal zorla çekilip alınmış ve açık saçık bir halde ortada kalan ve zaten hasta olan kadınefendinin bu hakaretlerden sonra hastalığı artmış, Abdülaziz’in ölümünden hemen sonra vefat etmiştir.

Mir’ât-ı Şunûât’da Mehmed Memduh Efendi Dolmabahçe’de bulunan cariyelerinin saradan çıkarılıp kayıklara bindirilirken mücevher alıp götürmemeleri için bazı zabitlerin pek çirkin ve yüz kızartacak şekilde üzerlerinde mücevher araması yaptıklarını belirtmektedir. S.81

Sultan Abdülaziz haremine ait mücevher yağması daha ziyade yeni Valide Sultan Şevki-Efsâr tarafından gerçekleştirilmiştir. Valide Sultan’dan kurtarılabilen mücevherler ise ihtilalci paşalar tarafından kurulan bir komisyonca kayıt altına alınmış, bunların halkın parasıyla alındığı, dolayısıyla halk için harcanması gerektiğine karar verilmiştir. Ancak kısa bir süre içinde halkın malı olduğu söylenen bu mücevherlerin büyük bir kısmı, çoğu Sultan V. Murad’ın veliahdlik zamanına ait olan kişisel borçları karşılığında Hristaki Efendi’ye rehine verilmiştir.

Sultan Hamid

Baştan beri Genç Osmanlılar’ı ve ihtilalcileri destekleyen Hristaki, aynı zamanda V. Murad’ın ve annesinin özel bankeriydi. Hristaki sürekli olarak Murad Efendi’ye borç veren, vaktinden önce efendi ve annesinin maaşlarını ödeyen, tabii bunlara yüksek faiz işleten bir veliahd finansörüdür. Hristaki’nin padişahın tahta çıkması ve akli dengesini yitirmesi üzerine hemen ihtilalci paşalar, Valide Sultan ve Nuri Paşa ile anlaşarak çoğu Abdülaziz haremine ait mücevherleri rehin almış, kısa bir zaman sonra da bir daha geri gelmemek üzere Paris’e gitmiştir.

V. Murad’ın akli dengesinin bozulduğu günlerde bunun halk içinde de duyulması ve huzursuzluklara sebebiyet vermesi sonucunda darbeci paşalar istemeyerek de olsa Şehzade Abdülhamid’i padişah ilan etmek durumunda kalmışlardı. II. Abdülhamid tahta geçtikten kısa bir süre sonra V. Murad’ın borçlarını ele alır ve rehin verilen kıymetli mücevherlerin geri alınmasına dair dava açılması için harekete geçer ve araştırma başlatır.

Her ne pahasına olursa olsun mücevherlerin Hristaki’den alınması gerekmektedir, zira hem maddî hem de manevî böylesine mühim emtianın darbecileri desteklemiş olan Hristaki’nin elinde bulunması tehlike arz etmektedir. Abdülhamid Kanun-i esâsi kapsamında yapacağı bu teşebbüsü V.Murad’ın borçlarının ödenerek şerefinin kurtarılması ve Abdülaziz hanedanının mağduriyetinin giderilmesi şeklinde bir gayeye bağlar ve Hristaki ile bir dizi görüşme yapılır. Neticesinde mücevherlerin büyük kısmını Abdülhamid geri alır. Ancak bu sefer de padişahlık makamına ait çiftlikât-ı hümayunlar Hristaki’ye bırakılır. Bu belli bir yıl için yapılan satıştır. Bu müddet sonunda bu çiftlikler geri alınacaktır. Sadece bu müddet için bu çiftliklerin gelirleri Hristaki’ye tahsis edilmiştir. Böylece mücevherler kurtarılmış ve V. Murad’ın borçlarının ödenmesi için bir ödeme planı yapılmış olur.

“Hareket Ordusu Efradının Makriköy Üzerine Yürüyüşü”

Sultan II. Abdülhamid 31 Mart Vak’ası’ndan sonra 27 Nisan 1909 tarihinde tahttan indirilmesiyle birlikte Osmanlı haremi ikinci bir mücevher yağmasıyla karşılaşır. Bu sefer talancılar, valide sultan işbirlikçileri ve ihtilalci paşalar değildir. 31 Mart Harekâtı’na katılmış birçoğu gayr-ı müslimlerden oluşan çapulcu takımı ve askeri grupların katılımıyla Yıldız Sarayı’nda büyük bir yağma yaşanır. Bu, tıpkı bir zamanlar Sultan Aziz’e olduğu gibi II. Abdülhamid’den intikam alma gayretidir. Yağmadan arta kalanlar ise İttihad ve Terakki’ce yurtdışında müzayedeye çıkarılır ve orada satılır. Parası Donanma Cemiyeti’ne verilir. Yani bir zamanlar Sultan II. Abdülhamid’in Paris’ten getirtip rehinden kurtardığı Osmanlı hanedan mücevherleri, bu sefer yine Paris’te, müzayede çıkarılacak ve yeni iktidar tarafından satılacaktır.

Ziya Gökalp’ın İttihad ve Terakki İçin Yazdığı Marş

Türk kültür hayatının tedkike şayan isimlerden bir tanesi de hiç şüphesiz Ziya Gökalp’tır. Gerek sosyoloji ilmine getirmek istedikleri ve gerekse de sahip olduğu değerler bazında çok fazla eleştiri oklarına maruz kalmıştır. Bu durumun birçok sebebi vardır. Bir tanesi de, Türkiye’de çağdaş sosyoloji ilminin kurucularından olan Gökalp’ın “Türkçülük” mevhumunu olduğundan çok daha farklı bir zemine oturtma çabası ve bunda orta yolu bulamamasıdır.

Biz bu yazımızda onun Türk ictimaî hayatına getirmeye çalışmakta olduklarını değil, fakat daha farklı bir yönü olan, İttihad ve Terakki cemiyeti için hazırladığı ve aslında tozlu raflar arasında kaybolmuş propagandist bir şiirini gün ışığına çıkaracağız…

Bilindiği üzere Ziya Gökalp, Türkiye’nin en buhranlı zamanlarından biri olan 1876 senesinde dünyaya gözlerini açtı. Diyarbakırlı olan şair, ilk tahsilini burada tamamladıktan sonra İstanbul’a geldi Mülkiye’ye girdi. Fakat bu ateşli dönemlerinde adı, Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indirmek için yeni yeni teşekkül eden gizli cemiyetlere karıştı. Tutuklandı ve tekrar memleketine gönderildi. Diyarbakır’da İttihad ve Terakki’nin bir şubesini açarak faaliyetlerine devam etti. Okumaya devam edin

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.