Bir İntiharın Son Dakikaları

besir fuad arkadaslariylaBeşir fuad Arkadaşlarıyla

Tarihimizde en çalkantılı dönemlerden biri olarak görebileceğimiz Tanzimat devri, gerek getirmeye çalıştıklarıyla, gerekse de içerisinde barındırdığı avangard simalarla bir devre damgasını vurmuştur. Her şeye rağmen yapılmak istenenlerde belki başarı sağlanabilmiştir; fakat şunu da belirtmeliyiz ki, bu ara dönemin bizden alıp götürdükleri, getirdiklerinden fazla olmuştur. Bu gel-gitlerin azgın dalgaları arasında amansızca çırpınan bir isim vardı ki, o da hiç şüphesiz Beşir Fuad’dı

Nedendir bilinmez, bugünkü modern dünya ile bağlarımızın temellerinin atıldığı Tanzimat devri üzerinde etraflı çalışmalar yeterli miktarda değildir. Her zaman belirli simalar ön plana çıkartılmış, bazıları ise gerilerde bırakılarak, âdeta unutulmaya yüz tutmuştur. Beşir Fuad bu isimlerden yalnızca bir tanesidir. Söz konusu şahıs üzerinde etraflı çalışma yapan akademisyenlerimizin sayısı ise bir elin parmaklarını geçmemektedir.

Beşir Fuad fikrî yapısı itibariyle döneminin aydınlarından ayrılır. Şu an itibariyle bilinen, tarihimizdeki ilk Türk materyalist kendisidir. Bu kanıya gerek yazdıklarından ve gerekse de söylediklerinden rahatlıkla ulaşabiliyoruz. Her şeyden öte ölümü, en az hayatı kadar dikkate şayandır. Bir mütefekkir düşünün ki, kendisini çağının modernitesini yakalama gayesiyle maddeciliğin derin karanlıkları içine çekmiş, bu zifiri yolda –yalnızca etrafını aydınlatabilmek için (intihar dakikalarını kaleme almak suretiyle)- canını bile feda etmekten çekinmemiştir. Peki kimdi bu Beşir Fuad ve onu bu kadar incelemeye sevk eden âmiller nelerdi?

besir fuad2Osmanlı devletinin en kritik döneminde dünyaya gözlerini açan Beşir Fuad, Gürcü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Aslında onun baba tarafından imtiyazlı bir aileye mensup olduğu söylenebilir. Nitekim babası olduğu kaydedilen Hurşid Bey, hem paşalık rütbesini hâiz, hem de bir Mevlevi tarikatına mensub biridir. Nitekim bunu Paşa’nın Cemberlitaş’taki kabrinde mevcut olan Mevlevi sikkesinden çıkartabiliyoruz.

Beşir Fuad, aslen askerdir. Bu vaziyeyi yıllarca sürdürmüş, hatta cephelerde görev almıştır. Daha sonraları askerlikten ayrılacak, dönemin bir başka büyük edibi Ahmet Mithat Efendi’nin tabiriyle “kılıcını dahi çiviye asarak eline kalemi alacaktır.” [I]

Yazarın hayal dünyası gibi hayat dünyası da bir noktada karışıklık arz eder. İlk evliliğini halayığı ile yapmış, bir müddet sonra boşanmışlardır. İkinci evliliğini saray doktoru olan Kadri Paşa’nın oğlu Salih Bey’in kızı Şâziye Hanım’la yapar. Beşir Fuad’ın annesi Habibe Hanım da Salih Bey’in üçüncü karısı olduğundan Beşir Fuad ile Şâziye Hanım üvey kardeş mesabesindedirler. İlerleyen yıllarda bu ilişkiden de bıkacak olan Beşir, kendisini hayat kadınlarının arasında bulacak ve hatta bir Fransız metresten çocuğu bile olacaktır.

ahmet_mithat_efendiAhmed Midhat Efendi

Beşir Fuad’ın hayat görüşünün şekillenmesinde çocukluk yıllarının bir kısmını Suriye’de geçirmesinin büyük bir tesiri vardır. Nitekim o, buradayken Fransız ekolünün bir timsali olan Cizvit mekteplerinde öğrenim görmüştür. Söz konusu yerde mükemmel bir Fransızca öğrenmiş olduğu rahatlıkla anlaşılabilir; fakat tam bir misyoner faaliyet gösteren bu okullarda Beşir Fuad’ın manevi bir boşluk içine sürüklenmiş olabileceği de tahminden pek uzak düşmez. Yazar, Fransızca’nın yanında Almanca ve İngilizce’yi ilerleyen senelerde kendi gayretleriyle öğrenecektir. Zeki bir kişiliğe sahip olan Beşir, bu üç dilde de okuyacak, konuşacak ve hatta bu lisanlarda makale kaleme alabilecek derecede bir konuma gelecektir. Nitekim Almanca’yı altı ayda, İngilizce’yi ise dört ay gibi kısa bir sürede öğrendiğini kendisi belirtmektedir. [II]

Askerlikten sonra kendisi pozitif ilimlere adayan yazar, Avrupa dillerinde yazılmış onlarca makaleyi bizzat tedkik etmiş ve bu yazıları gerek kendi çıkardığı dergide, gerekse de risaleler halinde tercümeler yaparak neşretmiştir. Fakat bütün bunlar içinde çaba sarf ederken kendisini pozitivizm ve materyalizmin kara delikleri içinde bulmuştur. Ahiret inancını reddeden Beşir Fuad’a göre her şey madde üzerinde bina edilmiştir. Dünya tesadüfi bir biçimde teşekkül etmiştir ona göre ve böyle de devam edecektir. Bazen bu tespitlerinde bugünün zaviyesinden gülünç olarak addedilebilecek durumlara da düşmemiş değildir. Nitekim Beşir Fuad’ın inanış sistemine göre kalbimiz bir tulumdan başka bir şey değildir. Yalnızca kanın vücuda yayılması vazifesini görür:

[Kalp] içi boş bir adaledir ki kanı yukarı ve aşağı itip vücûdun a’zâ-yı muhtelife ve mütaddidesine tevzi ve taksim eder. Ey, ötesi? Ötesi hiç! [III]

İnsanın hissiyatının arttığı anlarda ise gözyaşlarının akması yazara göre yalnızca “fizyolojik” bir hadiseden ibarettir. “Bunun ikinci bir planı yoktur ve aramak da mânâsızdır” Daha bunun gibi birçok misaller getirir yazar. O dönem itibariyle ifade edilen tespitler gerçekten dikkat çekicidir. Daha önceden bu tür görüş ve inanışlarda olan yazarlar yoktu veya belki de mevcut oldukları halde, söz konusu fikirleri –dönemin yapısı itibariyle- matbuat âlemine intikal ettirememişlerdi. İşte bu sebeple Beşir Fuad’ı ilk Türk materyalisti olarak kabul ediyoruz.

besir_ile_fazlı-necib_mektuplaşmasıBeşir Fuad ile Fazlı Necid’in Mektuplaşması (Mektubât)

Tanzimat döneminin bu en dikkati çeken şahsiyeti devrin edip ve şairleriyle mektuplaşmış, kimi zaman da gazete sütunlarından münakaşalara girmiştir. Fakat bu bölüme, bizim konumuzun dışında olduğundan girmeyeceğiz. Sadece Muallim Naci, Fazlı Necib ve Ahmet Mithat Efendi gibi şahsiyetlerle karşılıklı mektuplaştığını belirtelim ve yazarın yine çok konuşulacak intihar meselesine geçelim.

Beşir Fuad neden intiharı tercih etti? Daha doğrusu onu intiharın eşiğine sürükleyen sebepler nelerdir? Buna kesin bir cevap veremiyoruz. Fakat kimi zaman dostlarına yazdığı mektuplarda –özellikle Ahmet Mithat- intihara doğru yol aldığını kestirebiliyoruz. Öncelikle yazar, kalıtım mevzusunu (potrimoine génétique) son derece önemsemektedir. İrsiyet yoluyla geçen genler çocukta anne-baba gibi bir psikoloji meydana getirir. Beşir Fuad’a göre bu düşünceden dolayı kendisinin akıbeti annesininkine benzeyecektir. Nitekim onun annesi cinnet geçirerek ölmüştü. Kendisini bu son için şartlandırmıştı yazar.

Bir ikinci sebep, ‘insanın bir diğer hayata başlamayacak olması’ inancıdır. Bundan dolayı da Beşir Fuad, intiharı seçmiş olabilir; çünkü bu intihar teşebbüsünü o, bir deney olarak görmekte ve son nefeslerini verirken hissettiklerini kaleme almak istemektedir. Böylelikle kendisinden sonra gelenlere bir vesika (!) bırakacaktır.

Bir diğer sebep, düzensiz bir aile yaşamı ve hayata tam manasıyla bağlanamama olabilir. Çünkü Beşir Fuad’ın sürekli sıkıntı içerisinde geçirdiği günler olmuştu. Bundan dolayı kendisinde meydana gelen bu düşünceleri dağıtmak için kendisini sefahata bırakmıştı. Babasından kalan bir hayli mirası boş yere sarf etmeyi tercih etmiş, içki ve kadınlarla beraber bir hayatı seçmiştir. Aslında yalnızca bir hayat kadınına tam anlamıyla bağlanmış, ne var ki bu da başına ayrı bir dert açmıştı. Bir de söz konusu metresten çocuk sahibi olması bir başka sıkıntının daha habercisiydi. Aynı zaman kendi karısından gördüğü sitemkâr şikayetler bu intiharın bir başka kolunu daha oluşturabilir.

Son birkaç yılda gördüğü iki ölüm vak’ası da intiharda adeta katalizör görevi görmüştü. Bunlardan birincisi oğlu Namık Kemal’in ölümüydü. Muhtemeldir ki, bu ismi görüşlerini beğendiği edebiyatçı ve şair Namık Kemal’e izafeten oğluna vermiştir. Bir diğer ölüm hadisesi, annesininki idi. O da intihardan yaklaşık bir sene önce ölmüştü.

Hepsinden öte Beşir Fuad, zaten intiharı çok önceden hesaplamıştı. Günlük uğraşların yanında bu tasavvur zihninin her zaman bir köşesinde, muhafaza içinde saklı bir ilaç gibi duruyordu.

Nitekim Ahmet Mithat Efendi’ye yazdığı bir mektupta şu satırların sahibi durumundaydı:

İntihar niyeti bende iki seneyi mütecâviz oluyor ki, mevcuttur. Yalnız vakt-i merhûnuna talik etmiş idim. Ancak şairlerin tarizâtını cevapsız bırakmamak için [son dönemde gerçekleşen tartışmaları kasdediyor] bir hafta daha tehirine mecbur oldum. Gerçi bazı tarizat daha varsa da, onları şayân-ı ehemmiyet görmediğim için niyetimi kuvveden fiile çıkarıp daha ziyâde te’cil etmeyi münâsip görmedim.

Ve ölümünden sonra gazete sütunlarını günlerce meşgul edecek bu tamamlanmış teşebbüs Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan gece, öncelikle bir şekilde tedarik ettiği kokaini bileklerine, kollarına ve gerdanına şırınga ile zerk etmek suretiyle vücudunu uyuşturmuş, daha sonra ustura ile bilek damarlarını aralayarak her taraf kana bulanırken şu son satırlarını, yine son bir gayretle yazabilmiştir.

Ameliyatımı icrâ ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. ‘Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım’ diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı… [IV]

Baygınlıktan sonra feryat etmeye başlayan yazar, evdekilerin bu sese gelmeleri üzerine, onları dehşet verici bir manzara ile karşılamıştır. Miralay Doktor Nafiz, en hızlı bir surette çağrılmış; fakat yapılan tıbbî müdahaleye rağmen yazar kurtarılamamıştır.

Ve tarihimizin bilinen ilk pozitivist ve materyalisti Beşir Fuad, dünyadan hafızalara kazınan bu intiharı ile ayrılmıştır.


  1. Ahmet Mithat Efendi, Beşir Fuad, s.19 []
  2. Beşir Fuad, Usûl-i Ta’lim, s.6 []
  3. Beşir Fuad, “Kalb” Envâr-ı Zekâ, s.401 []
  4. Tarik, 7 Şubat 1887 []

Devamı için tıklayın: http://tarihvemedeniyet.org/2009/10/bir-intiharin-son-dakikalari/#ixzz0iHv8pMGA
Tarih

Tevfik Fikret Nasıl Öldü?

Tanzimat dönemi edebiyatçıları, bu devre en az siyasîler kadar damgasını vurmuşlardır. Belki de yer yer, devrin edip ve şairlerinin yazdıkları ve söyledikleri dönemin siyaset adamlarının bile yapmaya cüret edemediği bazı oluşumları beraberinde getirmiştir. Nitekim Namık Kemal’ın “Vatan yahut Silistre” isimli piyesini hepimiz hatırlıyoruz. Oyunun sahnelendiği akşam yüzlerce kişi sokaklara dökülmüş ve ateşli nümayişlerde bulunmuşlardı.

Zaten Tanzimat dönemi şairlerinin çoğunun yalnızca edebiyatla iktifa etmediklerini, devletin her kademesinde birer vazife aldıkları bilinen bir gerçektir. Bunlar arasında hemen ilk akla gelenler hiç şüphesiz Âkif Paşa, Ziya Paşa, Sadullah Paşa (On dokuzuncu asır isimli manzumesi ile) ve Namık Kemal gibi isimlerdir. İsimleri elbette çoğaltmak mümkündür. Lâkin adı geçen simalar arasında ateşli bir üslupla edebiyatını icra eden bir kişilik vardır ki, bu şahıs ne politikaya bulaşmış, ne de siyasetle uğraşanlara teveccüh etmiştir. Tabii ki de Tevfik Fikret’ten bahsediyoruz.

Biz bu yazımızda onun hayat hikayesini etraflı bir şekilde verecek değiliz. Sadece hayatında dönüm noktası teşkil eden bazı hususları hatırlatacak ve ölümünden önceki birkaç gününü Sultanî Mektebi’ndeki (Galatasaray Lisesi) bir talebesinin ağzından dinleyeceğiz.

TevfikfikretinasiyandakieviFikret’in Mimarlığını Kendisinin Yaptığı Âşiyan’daki Evi

Peki niçin böyle bir konuyu seçtik?
Çünkü bu dönem insanlarının hayatları gibi mematları da dikkat çekicidir. Örneğin yalnızca bir Beşir Fuad’ın ölümü sadece edebiyatçılar tarafından değil, psikologlar ve sosyologlar için de başlı başlna bir çalışma ve tez konusudur.
Tevfik Fikret’in sıkıntılar içinde öldüğü bir gerçektir. Şimdi ise onu bu buhranlara götüren sebepleri yüzeysel bir şekilde zikredip, ölüm dakikalarına geçelim…

Fikret, henüz 14 yaşına girdiği andan itibaren şiirle uğraşmaya başlamıştır. Mekteb-i Sultanî de tahsilini tamamladıktan sonra Bâb-ı Âli’de bir dönem kâtiblik, sonra da bitirdiği okulda ve Robert Kolej’de hocalık yapmıştır. Bu dönemlerde çeşitli mecmualarda şiirleri yayınlandı. Hatta burada ilginç bir noktayı hatırlatmakta fayda var:

Tevfik Fikret’in şöhretini kamçılayan en önemli olaylardan biri, dönemin “Mirsad” mecmuasının açmış olduğu bir şiir yarışmasıdır. Bu yarışmada birinci olan Fikret’in kaleme aldığı şiirin konusu ise devrin sultanı II. Abdülhamid Han’a yazılan methiyedir. ( Sitâyiş-i Hazret-i Pâdişâhî) Fakat daha sonraları onun Sultan Hamid’e nasıl bir tavır takındığı ve hakkında yazdığı hakareti haiz manzumeler bilinmektedir.

tevfik fikretsultan abdulhamid

Bir zamanlar kendisini övmek için yarıştığı, doğum tebrikleri yazdığı padişahın, daha sonra amansız bir düşmanı olmuştur. Mesela “Bir Lâhzâ-i Taahhur” ( bir anlık gecikme) şiirinde:

“    Ey şanlı avcı! Dâmını beyhude kurmadın,
Attın… Fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!   ”

diyerek Abdülhamid Han’a tuzak kuran ermeni anarşistini gönülden alkışlayan bir dualite içine düşmüştür. Binaenaleyh bir zaman gelecek ki, kurtarıcı olarak gördüğü İttihad ve Terakki mensuplarına da sırtını dönecek ve onları da “Doksan Beşe Doğru”, “Hân-ı Yağma” gibi manzumelerle hicvedecektir.

Tevfik Fikret iniş çıkışları çok fazla olan bir hayat yaşadı. Bütün umutlarını bağladığı oğlu Haluk da eğitim için gittiği İskoçya ve Amerika’da din değiştirip papaz olunca bütün hayalleri yıkıldı. Ama herhalde oğlunun din değiştirmesi Fikret için pek bir şey ifade etmiyordu. Onu daha çok üzen, tüm sermayesi ve hayat bağı olan oğlunun kendisine karşı aldığı vefasız tavırlarıydı. Tüm bunları hastalıklar, buhranlar ve çaresizlikler kovaladı. En nihayetinde 1915 Ağustos’unda dünyaya gözlerini yumdu.

MezartasiTevfik Fikret’in Aşiyandaki Evinin Yakınlarına Nakl Edilen Mezarı

Öyle anlaşılıyor ki şair, son zamanlarda doktor tedavisini reddetmiştir. Bir nevi ölümünü kendisi hazırlamıştır. Ölümünden sonra da –İslam inancını inkar ettiği için– cenaze namazı kılınması hususunda tereddüte düşülmüş, akabinde Eyüp mezarlığına gömülmüştür. 1961 Aralık’ında kemikleri Eyüp kabristanından alınarak, mimarlığını kendisinin yaptığı Âşiyan’daki evinin yakınlarına defnedilmiştir.

ElyazisiTevfik Fikret’in El Yazısı

Tevfik Fiket’in dönemin Sultanî Mektebi’nde (Galatasaray Lisesi) hocalık yaptığı yıllarda talebesi olan Ruşen Eşref  Bey, şairin son günlerini ve ölümünü şu şekilde anlatmaktadır.

… Son ziyaretimizdi. Bizimle konuşmaya, içini dökmeye bir türlü doyamıyordu.  Ayrılırken: “Yine beklerim. Âşiyan benim değil, sizin… Orasını unutmayın” dedi. Elini öptük, o da bizleri öptü. Arkamızdan kapıya çıktı. Uzun müddet dışarıda ayaküstü konuştu. Meğer o neşe, son neşesiymiş, o gün kendisinden ebediyyen ayrılmışız. Neşesi birkaç saat daha devam etmiş. Çok hasta düştüğü akşam yemeğe inerken pek şenmiş. İştahla yemek yemiş.

Bir saat kadar sonra “Ağrılar yine geldi” demiş. Haplarını vermişler. Sancı gittikçe artmış. Pansumana başlamışlar, yine dinmemiş. Durmadan inliyormuş. Yavaş yavaş kendisine uyku gibi bir dargınlık başlamış. Ertesi gün hiç konuşmamış, hiçbir şey yememiş. Hatta getirilen Doktor Saim Bey’i bile tanımamış.

Doktor: “Ben gideyim de arkadaşlarımı getireyim. Rica edeyim, ilaçlarımı muntazam verin…” gibi müphem bir şeyler söyleyip ayrılmış. O gece sıkıntı büsbütün artmış. Bir ara dalgınlığı şiddetli bir harekete inkılap etmiş. Yattığı yerden fırlayıp, hiçbir şey söylemeden halecanla odadan odaya gezinmeye başlamış. Yataktan kalkıp minderin üstüne yatar, minderden kalkıp kendisini yatağa atarmış. Buna mani olmak istemişler

TevfikveogluhalukT. Fikret ve Oğlu Haluk

Bir defasında yanındakileri iterken elini şiddetle karyolaya çarpmış, birden morarıp şiştiği halde hiç sesini çıkarmadan yine dolaşmalarına devam etmiş. Nihayet yatağında hiç yerinde durmadan sudan ayrılmış balık gibi, bir taraftan öbür tarafa sıçramaya, dönmeye başlamış. Sonra ağrılar yavaş yavaş dinmiş olmalı ki çırpınmaları da durmuş.

Ruhunu teslim etmeden bir saat kadar önce yanında bulunan eşinin elini yakalamış, onu sıkmış, öpmüş. “Artık yıkılıyorum” demiş. Dili hiç ağırlaşmamış. Bebek’ten Dr. Terziyan’ı çağırtmışlar, bir iğne yaptırmışlar. Rahat eder gibi olmuş. Eşiyle baldızı başucunda bekliyorlarmış. Doktor da kitap odasında oturuyormuş. Fikret bu sırada sağ tarafına dönmüş, sakin bir şekilde uyuyor sanmışlar. Fakat biraz sonra tekrar odaya giren doktor, onun öldüğünü bildirmiş.

Yahya Kemal’in Ziya Gökalp’a Verdiği Sert Cevap

Yahya Kemal Beyatlı son dönem yakın tarihimiz açısından oldukça önemli simalardan bir tanesidir. O, daha çok şiirleri ve şiire olan bağlılığı ile tanınır. Nitekim onun en yakın dostları kendisinin vefatından sonra kaleme aldıkları hatıralarda bu meseleye çok kez temas etmişlerdir.

Fakat şiire olan yakınlığının yanında onun tarihe olan merakı daha çok ikinci planda kalmıştır. Yine onun yakın dostları, Yahya Kemal’in şahsi kütüphanesinde, sadece İstanbul’un fethiyle alâkalı olmak üzere ve yalnızca Fransızca yazılmış onlarca kitaptan bahsederler.  Bununla beraber şairin, siyasî anlamda da ön planda olması, aynı zamanda Beyatlı’nın son dönem mühim portreleriyle olan samimi dostluğuna tekaddüm eder. Bunlardan bir tanesi de İttihad ve Terakki’nin “fikir babası” olarak kabul gören  Ziya Gökalp’tır…

Sadece Yahya Kemal hakkında hatıralar, monografiler yazılmamıştır. Bizzat Yahya Kemal de yaşadıklarını kimi zaman kaleme almıştır. Bunlardan bir tanesi de, günün birinde Ziya Gökalp ile yaşadığı, biraz gergin ve biraz da derin mânâlar içeren bir bir sükûnet ile sona eren diyaloğudur.

Yer, “Yat Kulüb”dür ve sohbet oranın oyun salonu olan “Lobi Evi”nde devam etmektedir. Beyatlı, Gökalp ve Cafer Bey beraberdirler. Bir ara sofranın verdiği heyecandan olsa gerek, Ziya Gökalp, Yahya Kemal’e dönerek:

-Mesela sen bu harb uğrunda (I. Dünya Savaşı’nı kastediyor) kendini halk nazarında yıpratır endişesi ile bir yazı yazmaktan korkarsın! der.

Çünkü Ziya Gökalp, muhatabının Enver Paşa hakkında pek de olumlu diyemeyeceğimiz görüşlerini bilmektedir ve böyle bir şeyi söyleme cür’etini kendisinde sonuna kadar bulmaktadır. Devam ederek:

-Korkarsın! Mesela Enver Paşa hakkında bir yazı yazmaktan çekinirsin!

Yahya Kemal, latife sınırını aşan bu sözler karşısında artık dayanamaz ve cevaben şunları söyler:

yahya kemal tarihYahya Kemal

-Ziya Bey! Ya ben korkağım, yahut da siz korkaksınız! Bunu yarın tecrübe edelim.Ben bu akşam odama kapanacağım. Enver hakkında ne düşünüyorsam yazacağım.

Türk milletini Enver Paşa’nın kendi hırsına nasıl feda ettiğini, Alman ittifakına eli kolu bağlı attığını, dövüşmesi katıyyen icab etmeyen cephelerde kırdırdığını, Mısır’ın, Kafkas’ın daha bilmem nerelerin fethi gibi, bugün Türk milletinin asla kudreti ve ihtiyacı olmayan bir macerada tepelediğini, üstelik bizzat kendi, bu cidâlde hiç bir askerî kıymet gösteremediğini, en güzîde ve muvaffak kumandanlarımızın şereflerini ketmettiği (sakladığı) halde akrabasını öne sürdüğünü, bu dakikada vatan vaziyetinin bir facia olduğunu, lâkin bununla kalmayıp bu zât yüzünden devletin batacağını, ben bu akşam yazacağım! Yani Enver hakkında arzu ettiğiniz gibi korkmayarak fikrimi söyleyeceğim! Yazacağım bu makaleyi, yarın sabah size teslim edeceğim!

Siz bu makaleyi “Tanin”de yahut başka bir gazetede neşretmelisiniz. Eğer neşretmezseniz korkaksınız!

ziya gökalp tarihZiya Gökalp

Bu sözlerin de akabinde Yahya Kemal konuşmasını şu şekilde sürdürür: Ziya Bey söylediklerimi derin bir teessürle dinledikten sonra donmuş gibi bana bakıyordu. Aramızda aşılmaz bir uçurum açıldığını, orada üçümüz de hissediyorduk. Cafer Bey kımıldanıp, kalktı, çekildi. İkimize de birden bire ağır bir sükûn çökmüştü. Kadehlerimizden birkaç yudum daha içtik, konuşamıyorduk. Az sonra Ziya Bey titrek bir sesle: “Vakit geç, artık gidelim” dedi. Kalktık, dalgın dalgın bahçe kapısına kadar gittik. Ayrılmamız dakikası gelmişti. Ziya Bey buna nasıl bir şekil vereceğini düşünür gibi müteredditti (tereddütteydi). Kapı önünde acı bir gülümseme ile elimi sıktı:

-“Bu akşam rahat edelim; yarın ben inmeyeceğim, sizi ararım… Biraz gezmeye çıkarız!” dedi.

Bibliyografya:
Yahya Kemal, Siyasî ve Edebî Portreler

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.